Yıldızlar Arası – Interstellar – Film Analizi

Interstellar filminin adını ilk duyduğumda çok heycanlanmıştım. Özellikle bilim insanları filmi fazlasıyla övdü. Yeni Cosmos serisi ile popülerliğini daha artıran astrofizikçi Neil Degrasse Tyson, filmin bilimsel yönlerine vurgu yaptığı twitlerinde Yıldızlararası’nı Einstein’ın zamanın göreliliğiyle ilgili kuramını en iyi yansıtan film olarak yorumladı. Filmin yapımcısını duyunca filme olan ilgim iyice artmıştı. Filmin baş yapımcısı Kip Thorne’un aynı zamanda görelilikle ilgili kuramlara ve kütle çekim alanına katkılar sağlayan bir teorik fizikçi olması filmin cidden bilim ayağının sağlam olacağı fikrine kapılmama neden oldu. Filme genel olarak baktığımız zaman şuana kadar yapılmış filmler arasında bilimle en çok uyuşan film olduğunu rahatlıkla iddia edebilirim.

Interstellar-IMAX-Poster-WallpaperFilmin konusuna gelecek olursak, film yakın gelecekte geçmekte. Dünya’nın besin kaynakları küf salgını nedeniyle artık tehlike sınırını çoktan aşmıştır. Sadece mısır üretilebiliyordur üretebiliyordur diğer bitkiler küf nedeni ile çürümüştür ve mısırda miladını doldurmak üzeredir. Zaten günümüzde de yeterince önem verilmeyen uzay araştırmaları gereksiz görülerek rafa kaldırılmış ve Ay’a inildiğine dair bilgiler ders kitaplarından çıkarılarak, yerine Ay’a hiç inilmediğine dair komplo teorileri bilimsel bilgi diye okutulmaya başlanmıştır. Fakat tüm bunlar olurken, NASA gizli bir tesiste uzay çalışmalarına devam etmektedir. Giderek yayılan küf nedeniyle atmosferdeki oksijenin de tükendiği Dünya’dan insanlığı kurtarmak için NASA iki plan belirlemiştir.
A planı: Kütleçekimsel anomalilerinden sağlanan veriyi kullanarak kuantum kütleçekim denklemini çözmek. Çözümden yararlanarak kütleçekim yönlendirme teknolojisi geliştirip, Dünya’dan ayrılmamızı sağlayacak gemiler inşa etmek.

B planı: Küçük bir öncü grubu, devasa bir zigot bankasıyla başka bir gezegene göndererek orada bir insan kolonisi kurmak.Ana karakterimiz Cooper (Matthew McConaughey) burada devreye girer. Eski NASA test pilotu olan ve çiftçilik yaparak geçinen Cooper ve kızı, kızının “hayalet” dediği bir varlık tarafından yollanan bir mesaj keşfederler. İkili sayı sisteminde olduğunu anladıkları bu mesaj, onlara Profesör Brand tarafından yönetilen gizli NASA üssünün koordinatlarını verir.

Bir yandan denklemi tamamlamaya çalışan profesörün öncelikli hedefi B planını uygulamaya devam etmektir (12 öncü bilim insanı, çoktan farklı gezegenlere gönderilmiştir.) Cooper’ın da dahil olduğu yeni bir ekip, dünya dışı varlıklar tarafından Satürn’ün yakınına konulduğunu düşünülen bir solucan deliği vasıtasıyla, Gargantua adı verilen bir dev kara deliğin yörüngesindeki yaşanabilir gezegenlere ulaşmak üzere, Endurance adı verilen bir gemiyle gönderilir. Kahramanlarımızın kurtçuk deliğe yaptıkları yolculuk sırasında kullandıkları aracın başarılı bir şekilde tasvir edildiğini söyleyebiliriz. Endurance’in merkezkaç etkisiyle yapay yerçekimi oluşturmak için kendi etrafında dönmesi de mantık sınırları dahilinde (20. yüzyılın başında öngörülen bu düşünce, Kubrick’in ünlü 2001: Uzay Macerası filminde de kullanılmıştı.) Imperial Collage Londan’dan astrofizikçi Roberto Trotta’nın burada eleştirdiği nokta ise hiç yakıt tankı göremiyor oluşumuz. Gezegenler arası uzay yolculuğunda büyük miktarda yakıta gereksinim olur. Endurance’in ne tür bir itki mekanizması kullandığını bilmiyoruz. 90’ların sonunda NASA’nın gezegenler arası uzay görevleri için geliştirdiği elektrik itki sistemine sahip araçlar , kimyasal roketlere nazaran daha az yakıt tüketerek, çok daha uzun süre yüksek hıza ulaşabiliyorlar; bu da onları uzayın uzak mesafelerine gitmek için biçilmiş kaftan yapıyor. Bugün bile buna bir çözümümüz varken, yakın gelecekte daha iyisi neden olmasın?
Filmin en başarılı olduğu alanlardan biri, hiç şüphesiz kara deliğin ele alınışı. Kara deliğin, etrafında dönen parlak maddenin (yığılma diski) kütleçekimsel kuvvet tarafından yutulan büyük bir halka hâlinde tasvir edilmesi ise kesinlikle fizik yasalarına uygun.

Görsel efekt ekibi, Thorne’un hesaplamaları ve direktifleri doğrultusunda, gerçeğe en yakın kara deliği oluşturmayı başarmış. Kara deliğin bir simülasyonu uygulamaya konana kadar, yığılma diskinin kara deliğin üstünde, altında ve önünde de oluşacağını Kip Thorne bile ummuyormuş. Bu verilerin ışığında bilimsel bir makale çıkması bile söz konusu.

Mevcut üç boyutlu grafik programları ışığın düz bir doğrultuda hareket ettiği prensibinden yola çıkarlar. Işığı bile bükebilen bir kara delik söz konusu olunca, ekip yeni bir renderer yazılımı hazırlamak zorunda kalmış. 100 saate yakın tarama sonrası elde 800 terabyte’ı aşan bir veri yığını oluşmuş.

Peki bir kara deliğin içine düşseydik ne olurdu? Bu durumda, ayağımızdaki kütleçekimi başımızdakinden daha kuvvetli hâle gelirdi; böylece spagettileşerek (incelip uzayarak) bir madde teli hâlini alırdık. Fakat bu senaryo, küçük boyutlu (devasa bir nesne için tuhaf bir tanım ama) yıldızsal kara delikler için geçerli. Gargantua gibi Güneş’imizin 100 milyon katı büyüklüğünde bir dev kara delikten bahsediyorsak, o zaman işler değişir. Böyle bir kara deliğin olay ufkundan sorunsuzca geçip gidebiliriz, tek problem Dünya ile iletişimimizin kesilmesi olur. Ne var ki, bazı fizikçiler olay ufkunun içinde toplanan ışığın bir ateş duvarı oluşturduğunu düşünüyor. Bu da, bir kişi olay ufkuna düşerse, o kişinin anında yanıp kül olacağı anlamına geliyor.Ateş duvarı konusu henüz oldukça tartışmalı ve Einstein’ın temel fizik kaidelerine meydan okuyor gibi görünüyor. Gelecekte, kara delikler hakkında daha fazla bilgi sahibi oldukça, bu konudaki tartışmalar da farklı bir yön kazanacaktır mutlaka.Thorne, kitabında aktardığı bir anekdotta, Carl Sagan’ın Mesaj adlı kitabında, ana karakterin kara delikten geçmesinin ölümüne sebep olacağı için, bu duruma itiraz ettiğinden bahsetmektedir. Çünkü 1985 yılında tüm kara deliklerin merkezinde yıkıcı tekillikler olduğu düşünülüyordu. Ancak aradan geçen yıllarda, kara deliklerin içinde matematiksel olarak iki yeni tekillik tespit edildi.

Dönüş konusuna gelirsek. Hemen hemen tüm kara deliklerin, muhtemelen oldukça yüksek dönüş hızına sahip olmalarını bekleriz. Astronomy Magazine’in Ekim 2014 sayısında yer alan bir makaleye göre, dönen kara delikler dönmeyenlerden farklı özellikler taşıyorlar. Örneğin, dönen bir kara delik, kendisini çevreleyen uzay-zamanı çekerek yakınındaki cisimlerin sabit kalmasına imkân vermiyor. Yine de dönüş hızı gibi karmaşık hesaplamalar gerektiren bir konuda, Thorne’a güvenmekten başka çaremiz yok.

Peki karadeliğin içinde neler oluyor. Cooper kara deliğe girdikten sonra filmin en spekülasyona açık kısmı başlıyor. Artık “kurgu”nun ağırlığını hissettirdiği boyuttayız. Neredeyse öleceğini düşündüğümüz bir anda, Cooper kendisini kızı Murph’un odasının görüntüsünü yansıtan dört boyutlu (teserak), tuhaf bir yapının içinde bulur. Cooper çaresizce nerede olduğunu anlamaya çalışırken, raftaki kitapları itip düşürebildiğini fark eder. Kitapların arasında, Mors alfabesinde çizgi ve noktaya tekabül eden, boşluklar oluşturarak, 10 yaşındaki kızına, kendisinin gitmesine engel olması için “kal” [STAY] mesajını verir. Neden böyle gereksiz bir girişimde bulunur? İlk anda geçmişi değiştirebileceğini zanneder, henüz TARS’tan (ekibin robot asistanı) gelen mesajla geçmişe müdahale edemeyeceğini bilmemektedir.

Kendisiyle bağlantıya geçen TARS’tan, içinde bulunduğu teserakın aslında üçüncü boyutta (bizim, yani Cooper’ın geldiği) yaşayan insanların geleceğini değiştirip, Dünya’yı felaketten kurtarması için “onlar” tarafından inşa edilen bir portal olduğunu öğrenir (ki filmde sürekli “onlar” olarak tanımlananlar çok uzak gelecekteki insanlardan başka bir şey değildir.)

Bu noktada yönetmen Christopher Nolan, sevgi diyaloğunda hayal kırıklığına uğrayanlara, Murph’ün hayalet sandığı şeyin başından beri Cooper’ın ta kendisi çıkması gibi, bizi ters köşe yapan bir hamle yapıyor.

TARS tarafından, uzay-zaman bariyerini aşan kuvvetin sevgi değil, aslında çekim kuvveti olduğunu öğreniyoruz. Evrende bildiğimiz tüm kuvvetler ve tüm parçacıklar yığın adı verilen beşinci boyuttaki bir zara hapsolmuş durumdadır. Kütleçekim bunların dışındadır ve kütleçekim ile uzay-zamanı bükmek mümkün hâle gelmektedir.

Durumu idrak eden Cooper, gizli NASA üssünü bulmalarını sağlayacak şekilde ikili sayı sistemiyle koordinatları verir. Cooper, beşinci boyut insanlarının TARS aracılığı ile kendisine iletilen kuantum verisini, kol saatinin saniyelerini kullanarak yine Mors alfabesiyle üçüncü boyuttaki Dünya’mıza gönderir. Mesaj artık yıllar boyunca iletilmeye devam edecektir. Ta ki 40 yaşındaki Murph gelip saatteki mesajı fark edene dek. Cooper’ın görevinin tamamlanmasıyla, onu taşıyan teserak kapanmaya başlar. Cooper, solucan deliğinden çıkarken Gargantua’ya yol alan Endurance’i görür; Endurance’in yanından geçerken, çekim kuvvetiyle beşinci boyuttan Brand’e dokunur. Filmin öncesinde, Brand’in “onlar” dediği şey, aslında Cooper’ın ta kendisidir.

Buradaki klasik zaman paradoksu, filme en çok eleştiri getirilen yönlerden biriydi. Bizler zamanı ileriye doğru giden bir ok gibi, doğrusal olarak algılıyoruz. Fakat bu noktada kuantum kütleçekim yasalarının işlediğini ve bu yasaların farkında olan insanların, uzak bir gelecekte beşinci boyutta yaşayabilecek şekilde evrilip zamanı kontrol edebilme becerisi kazandıklarını da göz önüne almalıyız. Amelia’nın şu sözleriyle de bu, daha en baştan vurgulanmıştı: “Onlara göre zaman belki de farklı bir fiziksel boyuttur. Onlara göre geçmiş, üzerine tırmanabilecekleri bir kanyon ve gelecek de tırmanabilecekleri bir dağ olabilir. Ama bizim için böyle değil.”

Yine de, baba ve kızın arasındaki sevgi bağının çözüme ulaşmaktaki temel etmen olduğunu inkâr edemeyiz. Baba, kızını sevmeseydi teserakta onun odasının görüntüsü olmayacaktı; kızın da babasına olan sevgisi olmasaydı yıllar sonra mesajı çözmek için eski evine geri dönmek gibi bir istek duymayacaktı. Tabii burada sevgiden çok, sevgi gibi yine evrimimizin bir sonucu olan zekânın daha büyük bir etkisi olduğunu gözden kaçırmamak gerek. Eğer Cooper’ın kızı, babasının Mors alfabesiyle gönderdiği mesajı anlayabilecek zekâya sahip olmasaydı ne denklem çözülebilecek, ne de Cooper bulunabilecekti.

Beşinci boyut insanları, zaman döngüsünü tamamlayabilmek için 10 yaşındaki Murph’ün odasındaki bir anı yansıtan; Cooper’ın zamanda ileri-geri, aşağı-yukarı, sonsuz kere hareket edebileceği ve kızıyla kütleçekim sayesinde iletişim kurabileceği bir portal oluşturmuşlardır. Az önce bahsettiğim gibi, Murph 30 yıl sonra babasının saate kodladığı mesajı alarak denklemi çözer; A planı uygulanmaya başlanır, insanlar denklemden yararlanarak oluşturdukları teknolojiyle Dünya’dan ayrılıp, yaşamlarını başka gezegenlerde devam ettirebilecekleri silindirik gemiler yapmayı başarırlar. O sırada, uzayda süzülmekte olan Cooper bir ekip tarafından bulunarak, bu gemilerden birine götürülür ve Cooper orada, kendisinden daha yaşlı olan kızıyla bir araya gelir. Böylece döngü tamamlanmış olur. Kızı ileri yaşından dolayı ölünce, Cooper için (oğlu da çoktan ölmüştür) artık Gargantua sistemine dönüp, Edmunds’un gezegeninde B planını devam ettiren Brand ile buluşmaktan başka yapacak bir şey kalmaz.

Yıldızlararası, Thorne’un da kitabında belirttiği üzere, bilime hak ettiği saygıyı gösteriyor; ondan ilham alarak bilimi filmin dokusuna yediriyor ve Evren’i meydana getiren fizik yasalarının ne gibi harikulade sonuçlar doğurabileceğine dair bize görkemli bir ziyafet sunuyor. Evren’in büyüklüğü karşısında kendimizi aciz hissetmemek ve huşu duygusuna kapılmamak mümkün değil, film bize bu hissi başarıyla veriyor. Bu duyguları yaşayabilmek için illa ki spiritüel biri ya da inanç sahibi olmaya gerek olduğunu zannetmiyorum. Ne zaman uzayla ilgili fotoğraflara baksam, kendi ölümlülüğümüzü hatırlarım. Hayatın asıl kaynağı olan yer, uzay. Fakat Dünya üzerindeki gailelerimizle o kadar meşgulüz ki, uzayın bir parçası olduğumuzu unutuyoruz. Biyolojik bir kafeste hapsolmuşuz. Yıldızlararası, “işte bakın, uzay orada” diye işaret ediyor. Keşif de, var oluş da, yok oluş da orada. Ama ne kadar uzağa gidersek gidelim, sevgi bağımız mesafeleri aşmaya devam ediyor.

Tabii filmin kurgusunda kafa kurcalayan noktalar da yok değil. ABD’deki uzay araştırmalarının filmde bahsedilen gerekçelerle yer altına inmek zorunda olduğunu anlıyoruz, fakat bu sırada Avrupa ülkelerinin, Çin, Rusya vb.’nin boş oturduğunu düşünmek saçma olur (ki filmin ilk senaryolarında ekibin, Çin kolonisinin bulunduğu bir gezene iniş yaptıklarından bahsedilmekte). Ya Cooper’ın oğlu Tom’un etkisiz eleman gibi olmasına ne demeli? Tamam, babayla kız arasında güçlü bir bağ var, bu bir yere kadar anlaşılabilir fakat oğlanın filmdeki tek işlevi Bay Gıcık’a dönüşmek oluyor (bi’ teserakta bile yeri yok garibin). Ve şu çok eleştirilen küf meselesi. Evet, bunun olması çok düşük bir olasılık da olsa tamamen olasılık dışı değil. Yakın zamanlı bir haberde, ESA’nın uzay istasyonlarındaki beslenme ihtiyacın. gidermek ve Dünya ile uzay istasyonu arasındaki kargo trafiğini azaltmak için düşük yerçekimli ortamda bitkisel ürün yetiştirilmesi üzerine araştırmalar yaptığı duyuruldu. Küçük bir ortamda su, besin ve hava sağlayan bir ekosistemin oluşturulması olanak dahilindeyse, bunun çok daha geniş çaplısının yapılabilmesi gelecekte haydi haydi mümkün (tabii uzay araştırmalarına hükümetlerin engel olmadığını varsayarsak).

Yıldızlararası’nın bilim insanı olmak için genç bireylere ilham vereceğine ve birçok kişinin (şu anda benim ve birçoğunun yaptığı gibi) astrofizik alanına giren konularla ilgilenmesine neden olacağına şüphe yok. Uzay araştırmalarının boş işler olmadığı, hem insanlığın geleceği hem de bugüne sağladığı teknolojik yararlar konusunda hiçbir fikri olmayan insanlara da bir ışık yaktığı kesin. Bilimin ve sanatın ele ele vererek, bizi böyle etkisi altına alan bir yapıt ortaya çıkarmasından daha iyi ne olabilir?

Sinema salonunda film daha bitmeden çıkan birçok kişi olsa da, sabredenlerin çok şey kazandığını düşünüyorum. Filmi beğenmemiş olsalar bile, biraz sabretselerdi bir film için yapılmış en karmaşık geometrik tasarımlardan biri olan teserakta, zamanın görsel olarak tasvir edilişini görme şansına sahip olacaklardı. Birçoğu için film çok uzun gelmiş olabilir (üç saate yakın, dile kolay), bana ise olaylar çok hızlı geçiyor gibi geldi.

Malum, zaman izafidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir